KÜLTÜR - SANAT


ANADOLU’YA AĞLIYORDU NİOBE

Pervin ERBİL

 “Yalanlara başvuranlar, gerçeklerle, doğrularla yol alamayacaklarnı biliyorlardı. Çünkü doğrular ve gerçeklerle, doğru ve gerçeği içeren bilginin yaygınlaşmasıyla, yalnızca bireyleri ve bu bireylerden oluşan toplumu yüceltmek her şeyin üstünde mümkündü. Oysa kurucuların temel sorunsalı bireylerin ve dolayısı ile toplumun değil, bir avuç seçkinin çıkarını temsil eden devletin tabulaştırılarak yüceltilmesiydi. Devletin tabulaştırılarak yüceltilmesi ve bu durumun toplum tarafından benimsenmesi ise doğruların çarpıtılarak gerçeklerin gizlenmesine bağlıydı. Bu nedenle gerçekler yasaklandı ve gerek de Cumhuriyet sonrası Dışişleri ve Maliye Bakanlığı arşivleri araştırmacılara kapatıldı. Farklı kaynaklardan gerçeklere ulaşmak ve edindiği bilgiyi toplumla paylaşmak isteyenler cezalandırıldı, korkutuldu. Bilginin elinde bulunduranı özgürleştiren büyük bir güç kaynağı olduğu bilinciyle, bilgi üretme hakkı tekele alınmak istendi. Üretilen çarpık bilgi tüm iletişim kaynaklarından yararlanılarak topluma insafsızca şırınga edildi. Gerçek dışı bilgi böylece yaygınlaştırılarak toplumun, çarpık ve tahrip edilmiş bir tarih bilincine sahip olması sağlandı.” diyor kitabın girişinde yazar Pervin Erbil ve Rum halkına uygulanan tehciri tarihsel zemini ile birlikte, tüm yönleriyle anlatıyor.

Çok gerilere uzanan tarihsel sürecin incelenerek yansıtıldığı kitapta, Osmanlı’nın, 1914’den beri, gayrimüslime yönelik tehciri politik bir tercih haline getirdiği, Osmanlı’nın kuruluş koşulları, sisteminin nitelikleri, bu niteliklerin ülkedeki toplumsal oluşum ve değişimlerle ilişkileri, sınırların ötesinde oluşan gelişmeler ve bu gelişmelerin Osmanlı’da yarattığı etkilere yer verilmiştir. Kitapta tehcirin yaratılma koşulları incelenerek, sosyal, psikolojik, ekonomik ve kültürel boyutları bilimsel araştırmalara dayandırılarak aktarılmıştır.


İlginizi çekecek bir site, AltKitap

Alternatif bir kültür, yeni bir yayın / basım – iletişim / erişim ortamı yaratmayı amaçlayan site, üyelerine ücretsiz kitap sunan bir Türkçe elektronik yayınevi.

15 Temmuz 2000’de yayına başlayan altKitap sitesinden, öyküden denemeye, anlatıdan incelemeye, bir çok farklı türde metinlere, hızla ve herhangi bir ücret ödemeden ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca sitedeki tanıtım yazıları, röportajlar, özgeçmişler sayesinde kitabın beğeninize uygun olup olmadığını saptayabiliyor ve sitede yer alan bütün kitaplar hakkında geniş bilgi edinebiliyorsunuz. Okurlar, altkitapları masaüstü bilgisayarlarından dizüstü bilgisayarlarına, elektronik kitaplarından palm’larına teknolojinin farklı uygulamaları sayesinde okuyabildikleri gibi, yazıcı çıktısıda alabiliyor, hatta print -on-demand sistemiyle diledikleri biçimdeki çıktıyı kapılarına getirtebiliyorlar.

altKitap’ta daha önce yayınlanmamış özgün eserlere ya da daha özgün çevirilere yer verilmekte. Ayrıntılı bilgi için: www.altkitap.com

 


 Bu işler çok zor Hejar!
Adnan Ekinci

Bize gelsene Hejar. Benim de, senin gibi zeytin tanesi gözleri olan bir kızım var, oynarsınız. Eminim, tanışmanızdan çok kısa bir süre onra, yalnız çocukların bildiği evrensel bir lisanla anlaşıp, dillerinizi hiç kullanmadan, evcilik oyununa dalıp, giderdiniz. Ben mahsustan size misafirliğe gelirdim. Sen, kınalı ellerinle tuttuğun tepsinin içindeki minik kahve fincanını, bana uzatırdın. Filminizin yasaklanması, doğrudan seninle ilgili değil, Hejar. Çok eski bir hikâye... Ben bile, bu hikâyenin yanında, senden daha çocuk kalırım. Ne olur korkma, ürkme!

Rıfat amcan anlatmadı mı sana? Hani, senin anne ve babanın silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği dairenin karşısında oturan ve tesadüflerin sizi bir araya getirdiği emekli yargıç amcadan söz diyorum...

Anlatmamıştır, sevmez o hikâyeyi... Ama sen sevmiştin değil mi, acemi ellerinle saçlarına örük yapmaya çalışan o ak saçlı dedeyi. Yargıçlar, yaşamları boyunca, reel hayattan uzakta, ‘adalet tahsisatı’ından insanların hisselerine düşen payı dağıtırlar. Adını önceden hiç duymadıkları yerlerde görev yapan, yaşamlarını çocuklarının iyi bir öğrenim görmelerine endekslemiş, adliye-lojman-şehir kulübü arasında geçen bir ömrün birikimlerini, yerli bir otomobil ile büyük şehirlerdeki yapı kooperatiflerinin sağlayacağı küçük bir eve yatırmışlardır. Mütevazı ve onurlu bir yaşamı sürdürmenin dik duruşu içinde, devlete ve Cumhuriyet’e hizmet etmenin gururuyla yetinip, şatafattan uzak, sade bir yaşamın çizgilerini taşırlar yüzlerinde. Cumhuriyet’in fular takan zarif hanımefendileri, emeklilik sonrası bile günlük sakal tıraşı olup, kravat bağlayan beyefendileridirler. Filmdeki Rıfat amcanın, seni tanımakla yaşadığı büyük gerilimin nedeni ise, toplumdan izole bir yaşam pratiğinin dışında gelişen hayatlarının, ancak emeklilik sonrasında fark edilebilen ve bir cinneti yaşayan toplumla aniden yüz yüze kalmalarının sonucudur.

Üzülmeyeceğine söz verirsen, sana bir şey daha söyleyeceğim. Film yasaklandıktan sonra Kültür Bakanı açıklama yaptı. Meğerse, filmi onlar değil, ismi oldukça uzun ve garip olan bir kurul yasaklamış. Bir sanat eserini değerlendirecek bu kurulun içinde, nedense Milli Güvenlik Kurulu ve İçişleri Bakanlığı üyeleri de bulunuyor. “Neden bulunuyorlar”, diye sorma, e mi? Çünkü ‘devlet geleneği’ gibi çocuksu bir cevap alırsın. Bakan, ayrıca “Film için verdiğimiz 45 milyarlık desteği geri isteyebiliriz” demiş. Filmin, ülke içinde birçok festivalde, çeşitli dallarda fazlasıyla ödül alması, üstelik yurtdışında Türk sinemasını temsil etmeyi hak kazanmış olması, yapıtın hedeflediği amaca ulaştığını göstermeye yeterli görülmüyor. Bakanlığın, kendilerine sunulan senaryoda, senin emekli yargıç amcan Rıfat’ın adının ‘Cumhur’ olması gerektiğini, filmin sonunda da, yollarınızın ayrılmış olmasını, sponsorluk sözleşmesine aykırı davranış olarak görmüşler. Yani, bir sanat ürünü, Tüketici Yasası ve Borçlar Kanunu çerçevesinde, seyyar satıcıların ‘kapıdan satışlar’ında geçerliliği olan ve ‘ayıplı ve kusurlu mal’ statüsünde değerlendiriyorlar. Gülme, ciddiyim.
(08/03/2002 tarihli Radikal Gazetesinden alınmıştır.)
 

 

  Bülten Index sayfası